Körlük – Jose Saramago

Jose Saramago Lizbon kentinin kuzeyinde küçük bir köy olan Azinhaga’da doğdu. Yoksul bir ailede büyüdü. Ailesiyle birlikte öğrenimi için Lizbon’a taşındı.

Öğrenimi sırasında kırsal kesimlerde çalıştı. Ekonomik sorunlar yüzünden okulu bıraktı. Makinistlik eğitimi alan Saramago, teknik ressamlıktan redaktörlüğe, editörlüğe ve çevirmenliğe kadar birçok işte çalıştı. İlk romanı Günah Ülkesi 1947’de yayınlandı.

1991 yılında yayımladığı İsa’ya Göre İncil kitabında ise şeytan ve Tanrıyı ters yüz ederek ele alması kilisenin onu aforoz etmesine yol açmış, Saramago ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Birçok eleştirmene göre oldukça farklı olan bu roman yazarın en iyi kitabı olarak değerlendirilir.

Yazarın romanı ve denemelerinden başka iki şiir kitabı ve oyun kitapları vardır. Saramago, 1998 yılında Nobel Edebiyat ödülünü kazandı.

Yazarın son kitabı olan Kabil’de ise kutsal kitaplarda adı geçen Habil ile Kabil’in hikâyesini anlatmıştır. Kabil’i kadim hikâyelerde olduğu gibi suçlu ve katil olarak ele almamış, diğer eserlerinde olduğu gibi farklı ve orijinal bir bakış açısıyla ele almıştır.

Düz yazılarında nokta ve virgülden başka noktalama işareti olmayan eserlerinin dili de oldukça renklidir. Yazar 18 Haziran 2010 yılında, 87 yaşında hayatını kaybetmiştir.

Körlük

Adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde geçer olaylar. Direksiyonun başında aniden kör olan bir adam neler olduğunu anlayamaz ve muayene olmak ve bu ani körlüğün nedenini anlamak için bir kliniğe gider. Hastalığın bulaşıcı olması bu ilk körün de doktorun da aklından geçmemektedir.

Kitapta sonra gelişen olaylarda doktora ve klinikteki diğer hastalara da körlük bulaşır. Normal körlüklerden farklıdır bu körlük. Siyah değil beyazdır ve bulaşıcıdır. Hükümet ve halk böyle bir hastalık karşısında çaresiz kalır.

Sırayla birkaç haftada bütün ülkeye körlük yayılır. Bu körler ülkesinde sadece ilk körün muayene olduğu doktorun karısı görebilmektedir ve eşine yardımcı olmak için onunla birlikte ilk körlerin karantinaya alındığı karantina bölgesi olan akıl hastanesine gider. Doktorun karısı bu körler ülkesinde olup bitenleri görebilmemiz ve anlayabilmemiz için bizim de gözlerimiz olur. Sadece kendi eşine ve grubuna değil biz okurlara da rehberlik eder kitap boyunca.

Kitapta isimlere yer verilmez karakterler belirleyici sıfatlarla anlatılır. Zaten körler ülkesinde neden isme ihtiyaç duyulsun ki?  Benzeri nedenle körlüğün yayıldığı ülkenin adından da bahsetmez yazar. İsimlerin önemi olmayan bu eserde olup bitenler sadece karakterlerin değil bizim de vicdanımızdır aslında.

Doktorun karısı herkesin kör olduğu akıl hastanesinde çok kötü olaylara şahit olur. Eşi dâhil onun muayenehanesinde kör olan herkese rehberlik etmeye başlar.

Yemek dışarıdan sağlanır ve içeriden kimsenin dışarı çıkmasına izin verilmez.

Bu sırada dışarıdan karantinaya alınan yeni körlerden suça meyilli olanlar, dışarıdan gelen yiyeceklere el koyarlar ve diğer körlere yemeği para ve değerli eşyalar karşılığında satmaya başlarlar.

Körlerin hepsi bütün değerli eşyalarını bu zorba körlere verir ancak birkaç gün sonra verecek değerli eşyaları kalmaz. Bu sefer de zorba körler ahlaksızca bir teklifte bulunurlar ve yemek karşılığı kadın isterler. Bu ahlaksız teklifi başta reddeden karşı çıkan kadınlar sonra herkesin açlıktan ölmesine razı olamazlar.

Kendilerini çaresiz hissederler ve teklifi istemeye istemeye kabul ederler. Akıl hastanesinde kör olan bütün kadınlar doktorun karısı da dâhil olmak üzere ahlaksız körlerin tecavüzüne uğrar.

Ülkede herkesin kör olmasıyla borsa, ekonomi, yönetim çöker. Düzenin yerini kargaşa alır. Herkes kör olduğu için kimse bir başkasına yardım edemez. Evlerinden uzakta kör olan insanlar bir daha evlerine dönemezler. Sokaklarda yaşamaya ve hazır gıdaları tüketmeye başlarlar.

Tam bir kargaşa ve trajikomik yaşantı ülkeye hâkim olur. Olayların detayları, etkileyici olan çoğu sahnesi ve okudukça sorular sorduran felsefi yaklaşımı oldukça kıymetlidir. Virüs döneminde okunacak en iyi 10 kitap listenize eklemenizi tavsiye eder, okumanızı kesinlikle öneririm.

Eserdeki Bazı İlginç Olaylar ve Durumlar

Saldırgan körlerin liderleri ölünce saldırganlıktan savunmaya geçmeleri ve kendilerini korumaya çalışmaları yani korkmaları olayını, Freud şöyle açıklar: yaşamla ilgili içgüdüsel beklentileri cinsellik kendini koruma ve ölüm içgüdüsü olarak sınıflayıp, ölüm içgüdüsünü basit bir tabirle saldırganlık olarak yorumlar.

Saldırganlık ise toplum içinde üstün olduğunu diğer bireylere kabul ettirme, bir amaca ulaşma, başkalarıyla rekabet etme olarak sıfatlandırabiliriz. Romanda toplumun alt tabakası olarak görülen saldırgan körlerin diğer körlere hâkimiyet kurmak istemelerinin de nedeni bu nedenlerdir aslında.

Ölüm içgüdüsü cinsellik isteğiyle birleştiğinde sadizm ve mazoşizm gibi zararlı dürtülere dönüşür. Yani bir diğer anlatımla kendini diğer körlerden farklı, üstün olarak gören körlerin üstünlük isteklerini diğer körlerin kabul etmesi ve itaat etmeleriyle saldırgan körlerin istekleri artar ve körler dünyasının kralı olduklarını düşünmeye başlarlar.

Bu durumu hayalî olan roman dünyasından bağımsız düşündüğümüzde kendi hayatımızda da çok kez böyle şeylerle karşılaşırız. Örneğin sizin basit bir rekabet olarak gördüğünüz bir durumu karşınızdaki bireyin fazla ciddiye alması ve git gide daha rekabetçi ve hırslı hale gelmesi gibi. İşte bu durum Freud’un ölüm içgüdüsü olarak yorumlanır.

Saldırgan körlerin liderleri öldürüldükten sonra aynı saldırgan körler arasında bulunan muhasebeci körün silahı ele geçirdiğinde liderliği de ele geçirdiğini sanması üzerine kitapta şöyle bir ifade geçer: ‘Nasıl ki cüppe giymekle keşiş olunmuyorsa, eline asa almakla da kral olunmaz.’

Bu ifadeyi ben biraz da bizim dilimizde olan ‘Ye kürküm ye’ deyimine benzettim. Nasreddin hocanın kürküne duyulan saygı gibi diğer körler de muhasebecinin silahının olmasıyla lider olarak onu görmüşler, daha doğrusu saygıdan çok korkudan itiraz edememişlerdir.

Hatta bir örnek daha verecek olursak Harry Potter filmini izlemeyen yoktur herhalde. Orada mürver asanın ilk sahibi olan büyücü elindeki güç sayesinde üstülüğünü zoraki olarak diğer büyücülere kabul ettirmiş ancak büyücünün elinden aynı gece asanın çalınmasıyla güçsüzlüğü de ortaya çıkmıştır. Yine çevremizde benzer olayları biz de yaşamışızdır eminim. Zorbalıkla saygınlık elde edilemeyeceğinin daha birçok kanıtı da vardır.

Romanda beni etkileyen önemli olaylardan bir diğeri ise körlüğe evlerinden uzakta yakalananların bir daha evlerine geri dönememeleri ve evlerinden bir kere çıkan körlerin de bir daha evlerinin yolunu bulamamaları oldu.

Zamanla bütün ülkeye körlük yayılınca adres soracak kimsenin kalmaması da içinde bulunulan duruma göre eşyaların, mülkün önemsizleşmesini sağladı. Kimse evinin yolunu bulamayınca herkes buldukları evlerde kalmaya başladı. Yani yerleşik hayattan önceki mülkiyetsizlik yaşantısına tekrar dönülmüş gibi oldu. Bu durum akla nesnelerin değerinin içinde bulunulduğu duruma göre değer kazandığını getirdi. Günün birinde krallığını tek bir ata değişmek isteyen kral gibi…

Gelgelelim siyah körlük ve beyaz körlük mevzusuna, tabi burada çıkarılacak bir değil birden çok anlam var, üzerine düşündükçe farklı açılardan bakabileceğimiz kadar çok anlam gizli. Ki iyi bir eserin en önemli özelliği de bu değil midir zaten?

Siyah rengini, renk olarak kabul etmeyenler siyah bir zeminin başka renkte bir ışık yansıtmadığını bu nedenle bir renk olamayacağını savunurlar. Siyah biz insanlar için de çoğunlukla yokluğu temsil eder.

Görme yetisinin olmaması da siyah bir boşluk gibidir. Siyah körlük hepimizce bilinir ve kabul edilir. Ama beyaz körlüğü nasıl tanımlarız. Yokluğu beyazla nasıl ifade edebiliriz. İnsanların zihninde beyaz olumlu imgeleri çağrıştırır. Yeni başlangıçlar, huzur, sakinlik gibi…

Ancak bir kaosu görememeyi hiç kimsenin beyaz renkle bağdaştırdığını düşünmeyiz. Yazarın farklı düşünmemizi istediği kısım da kafamızdaki olumlu beyaz çağrışımını değiştirmesiyle başlıyor. Beyaz körlükle insanların maddi dünyadan uzaklaşmasını kendileriyle baş başa kalmasını sağlıyor. Yaşadığımız çağı düşündüğümüzde kendimizle baş başa kalamamamızın en büyük sebebini gözlerimiz olarak gösteremez miyiz?

Hepimiz telefonlarla, televizyonlarla ve reklam panolarıyla bile sürekli başka dünyaların içine çekiliyoruz. Kendimizle, vicdanımızla baş başa kalamıyoruz. Kitapta körlüğün beyaz olmasının nedeni belki de bireyi ve bütün toplumu vicdanıyla baş başa bırakmaktır. Tabi henüz ikinci kitap olan Görmek’i okumadım. Belki orada açıklanır bu durumun nedeni.

Başka bir olay ise kitapta toplum ahlakından daha serbest bir yaşantı süren koyu renk gözlüklü genç kızın vicdanı ve kişisel dünyası oldukça ilginçti. Daha serbest derken kastettiğim ise biriyle birlikte olmak istediğinde bunu ahlak anlayışına bağlamadan sadece istediği için yapabilmesiydi.

Böyle insanların aileleriyle arasının açık olmasını ve ailelerine olan sevgilerinin daha az olması beklenir genellikle. Ama yazar bu kızın ailesi için nasıl endişelendiğini onları nasıl aradığını ya da karantinaya alınan ilk körlerden küçük bir çocuğa nasıl annelik yapıp sahip çıktığını öyle güzel anlatmış ki, dışlanan bu insanlara farklı bir gözle bakmamızı sağladı. Toplumun yargıladığı alt kesim olarak sınıflandırdığı insanlara bir kere de vicdanımızla bakmalıyız.

Bunun gibi daha birçok ilginç ve düşündürücü olayların yer aldığı bu eser kesinlikle yazarın yaratıcı zekâsına hayran olmamı sağladı.

Son olarak ‘Aslında körlük umudun tükendiği bir dünyada yaşamaktı.’ Diyen yazara saygılarımla…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*